Blogumuza

Hos Geldiniz

spacer.gif (63 bytes)

MENÜ

Peygamberimiz(sav)
Sahabeler
Dualar
Kur'an Ögreniyorum
Kur'an-ı Kerim Okuyalım
Web Kütüphanesi
Egitim
Hikayeler*Kıssalar
Esma'ül Hüsna
Arapca Dersleri
Sohbet Izle*Dinle*Oku
Siirler
Makaleler
Denemeler
Güzel Sözler
Güncel Konular
Cevsen'ül Kebir
Osmanlica Dersleri
Altinoluk Dergisi
Irfan Mektebi
Aile*Cocuk
Cocuk Terbiyesi*Egitim
Ilme Davet
Her Konudan
Soru Sor Cevap Bul
Israil'i Boykot Edelim
Bannerlariniz

DAMAK TADI

Kekler
Kurabiyeler
Börekler*Çörekler
Corbalar
Tatlılar
Pogaca*Ekmekler
Sos*Salatalar
Recel*Marmelatlar
Yemekler
Pastalar
Pdcse 1 Etk. Trflr.

EL EMEGI GÖZ NURU

Danteller
Örgüler
Oyalar
Etaminler
Kanaviceler

HER GÜNE BIR DUA

HER GÜNE BIR HADIS

ISLAMI YAYIN

PEYGAMBERLER TARIHI

www.dostyurdu.com

KUR’ANDA ARA

Veda Hutbesi

BANNERIM

Graphics by yinebiirgulnihal/YBG

SITENIZE EKLEMEK ICIN

Çarşamba, Eylül 21, 2009

Kategori: MAKALELER

ALLAH'IN ADIYLA BAŞLAMAK

İnanan insanlar her olayın Yüce Allah'ın izniyle gerçekleştiğinin ve yaşadıkları sıkıntı, çaresizlik ve endişelerden kendilerini kurtaracak tek gücün Allah olduğunun bilincindedirler. Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. (Rum Suresi, 26) ayetiyle bildirildiği üzere evrendeki her şey O’na teslim olmuştur. Yüce Allah, "...O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez…" (Enam Suresi, 59) ayetiyle yeryüzündeki sayılamayacak yapraktan her birinin dahi yalnızca Kendi izniyle yere düştüğünü bildirerek, her olayın ve her varlığın Kendi kontrolü altında olduğunu haber vermektedir. Tek dost ve yardımcı olan Rabbimiz’dir ve Allah’ı anmaktan kaçınan kişiler bu nedenle yapayalnız ve yardımcısız kalırlar.

İnsanın yaşadığı sıkıntı, endişe ve korkulardan kesin olarak kurtulabilmesi, her işe Yüce Allah'ın adıyla başlamasına bağlıdır. O’nun adıyla başladığı ve O’nun hoşnutluğunu amaçlayarak yaptığı her iş, hem dünyada hem ahirette kazanç getiren bir ‘salih amel’ olacaktır.

İnsanların çoğu ise ancak bir musibet, bir felaket geldiğinde ve zorluk zamanlarında Allah’ı anarlar. Çünkü güçsüz ve çaresizdirler ve bulundukları durumdan kendi çabaları ile kurtulamayacaklardır. Her durumda Allah’ın yardım edeceğini bilmek ve Allah’ı anmak, insanı huzura ve sonsuz mutluluğa kavuşturacak önemli bir imani sırdır. Kuran’da kıssası anlatılan Hz.Yunus’un, kendisini yutan balığın karnında Allah’ı çokça anması, oradan çıkarılmasına vesile olmuştur:

Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.

Eğer (Allah'ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı,

Onun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı. (Saffat Suresi, 142-143-144)

Birçok insan Allah'a dönüp yönelmek yerine, ‘şans ya da tesadüf’ gibi kavramların sayesinde işlerinde başarı kazanacaklarını zannederler. Bunun için de birbirlerine “iyi şanslar“ diler, bazı olayları “tesadüfen” yaşarlar. Bir başka yardımcıları da ‘uğurlu sayıları’ ve ‘uğurlu giysileri’dir. Allah'ın üstün gücünü ve kudretini kavrayamayan bu kişiler, bu gibi kavramlardan ya da nesnelerden yardım beklerler. Bu kimselerin ruh halleri ve yanılgıları Kuran'da "Yardım görürler umuduyla, Allah'tan başka ilahlar edindiler. " (Yasin Suresi, 74) ayetiyle bildirilmektedir. Oysa Allah’ın dışında canlı ya da cansız hiçbir varlık insana yardıma güç yetiremez. Kulluk da, dua da, şükür de yalnızca Allah’a olmalıdır:

"...Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın Katında arayın,O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz." (Ankebut Suresi, 17)

İnsan her durumda, ihtiyaçlarını karşılayabilecek tek güç sahibi olan Rabbimiz’e yönelmeli, O’nun hoşnutluğunu gözetmeli ve O'nun adıyla hareket etmelidir. Attığı her adımda hamd eden ve herşeyi Allah için yapan kişi, ne küfre girer, ne de harama girer. İşte o zaman tatmin bulur ve batınında da cennet benzeri bir hayat yaşar.

Bediüzzaman Said Nursi, Allah'ın adıyla hareket etmenin öneminden şöyle söz etmektedir:

"Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın (varlıklar) Lisan-ı hâliyle (hal dilleriyle) vird-i zebânıdır (sürekli okumaktadırlar). Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın (muhtaçlığın), seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip (bağlayıp) Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı (korkup-çekinmesi) kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Her bir nebat (bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar (esir) olur. " (Risale-i Nur, Sözler 1. söz)

Kişiye başladığı işi bitirebilmesi için gerekli olan kuvveti Allah verecektir. Bunun için her şartı hazırlayan Rabbimiz’dir. Çünkü "...Yardım ve zafer' (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın Katındandır. " (Al-i İmran Suresi, 126) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’ın adıyla başlayan insan, başarıyı sonsuz güvendiği Allah’tan umut edecektir.

Her işe Allah'ın adıyla başlamak, insanın günlük ihtiyaçları olan yemek yemeyi, su içmeyi, temizlik yapmayı ibadete dönüştürür. Örneğin yemek yiyen insan, kendisine bu nimeti verenin Allah olduğunu hatırlar ve şükreder. Allah rızası için, O’nun adıyla başlanan ve samimiyetle yapılan büyük ya da küçük her işin, hayra, güzelliğe, sağlığa ve arınmaya vesile olması umulur.

Müminler Allah'ı çokça zikretmekle sorumludurlar. Allah'ın adını anarak hareket etmeleri Rabbimiz’in bu buyruğunu yerine getirmelerine vesile olur. Her işinde Allah'ı anan kişi, Allah'a olan yakınlığını artırabilir. Gündelik yaşamında yaptığı her şeyin hayırlara vesile olacağını bilir. Ayrıca, “Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.” (Bakara Suresi,152) ayeti gereği Allah da her an kendisiyle olacaktır.

Aldığı ilk emir “Yaratan Rabbin adıyla oku.” (Alak Suresi, 1) olan mümin her durumda kovulmuş şeytandan Allah’a sığınır ve O’nun adını anar. Ancak bunu alışkanlık gibi değil, şuur açıcı bir şekilde yaparak Rabbine daha da yakınlaşmanın yollarını arar.

Elif ALACA

habervaktim.com

FARKINDALIK


Allah’ın sahip ve hükümran olduğu şu dünya ve hayatında, bütün gayret Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olması gerekirken, bizlere ne oluyor ki nefsimizin kavgasına tutuşmuşuz?

Her şeyi geride bırakıp gidecekken, neden -sahip olmaklık uğruna- ebedi düşmanlıklar peşindeyiz?

Allah’ın hükümranlığında kullar olmak lazım gelirken, neden kula kulluk kavgaları içindeyiz?


Farkındalık kelimesi; o güne kadar gözümüze çarpmayan bir şeyin tarafımızdan fark edilmesi veya çoktandır iç içe, yan yana olduğumuz bir şeyin farklı yönlerini anlamanın ifadesi olarak çıkmaktadır karşımıza. “Farkında mısın?” şeklinde başlayan cümleler kurmuş veya duymuşuzdur birçoğumuz.

Bedîüzzaman Hazretleri, insanın dünyaya talim ile tekemmül etmek üzere gönderildiğini söylerken, aslında bu kelimenin de kapısını aralamış olmaktadır. Zira insan, bilmeyen olarak geldiği dünyada, her şeyi tek tek fark etmek zorundadır. Her şeyi ya bizzat fark edecek veya fark ettiğini zannettiği insanları takliden o şeyi anladığını varsayacaktır. Anladığını varsaydığı şeyi öyle kabul edecek ve ona karşı kendisinde bir tavır geliştirecektir. Mesela ateşe elini sokmayacaktır veya suya girecek fakat yüzme kurallarına dikkat edecektir.

Gördüğümüz, tanıdığımız, anladığımız şeyler, elbette sadece bizim bildiğimiz ve anladığımız kadarıyla sınırlı değildir. Bir zaman bir arkadaş “Ateş ne yapar?” diye sormuştu. Ben de “Yakar” diye cevap vermiştim. Çünkü içine attığım bir şeyi yakıp kül ediyor, elimi soktuğumda ise elim yanıyor ve canım acıyordu. Fakat o “Hayır! Ateş yakmaz” dedi. “Nasıl olur? Biliyorum ki ateş yakar. Gözümle görüyorum ki, yakıyor. Nefsimde yaşıyorum zira elim yanıyor” dedim. “Doğru” dedi. “Dediklerin gibi oluyor. Fakat ateş, Allah dilediği müddetçe yakar. Eğer o dilemezse yakmaz. Yani yakıcılık hususiyeti ateşin bizzat kendisinde yoktur. Yakan, Allah’tır ve ateşi vesile kılar” deyince, “Allah Allah!” demekten kendimi alamadım.

Sonrasında tefekkür ettikçe gördüm ki, o arkadaşım sözlerinde ne kadar haklıymış. Zira ateşe su döktüğümde sönüyor, önüne gelen her şeyi yakamıyordu. Demek bizzat kendisine ait bir özellik değildi yakıcılığı. Hadd-i zatında ateş, birisinin var etmesiyle vardı. Diğer bütün ateşler de ve yakıcılıkları da önümdeki ateşi var edene aitti.

Peki su! Su kime aitti acaba? Ya sudaki özellikler, onlar nereden gelmişlerdi? Üzerine döktüğüm ateşi söndürüyordu. Ateşe malzeme olan oduna yani ağaca hayat oluyordu. Ateşten ya istifade eden ya da sıkıntı çeken bana dahi, hayat kaynağı hükmünde idi. Üzerinde yaşadığım dünyanın üçte ikisi onunla kaplıydı. “Evet” dedim kendi kendime. “Ateşin sahibi suyun da sahibidir.” Suyun sahibi ağacın da sahibidir. Ağacın sahibi benim de sahibimdir. Benim sahibim dünyanın da sahibidir. Zira her şey birbiriyle alakadar ve birbirini tanıyor ve hükmünü icra etmekte herhangi bir zorlukla karşılaşmıyordu. Hoş bir heyecan duyuyordum ruhumda ve denklem devam ediyordu. Dünyanın sahibi, güneşin ve güneş sisteminin de sahibiydi. Samanyolu galaksisi de ona aitti. Ve dahi bütün evren, bütün kozmos yani bütün kâinat onundu. Yani Allah’ın.

Farkında olduğum şu hakikat, ruhumda yaşadığım bu sevinç ifadesini, bütün kâinatın sahibi olan Allah’ın hak kelâmında buluyor ve dudaklarımdan “Lâ ilâhe illallah!” olarak dökülüyordu.

Hepimizin bildiği gibi şu kelam, tevhidin yani Allah’ı birlemenin ifadesidir. Evet, Allah vardır ve birdir. Yani her şeyin tasarrufu O’na aittir ve her şeyin dizgini O’nun elindedir. Biz ve etrafımızda fark ettiğimizi zannettiğimiz şeyler ise, aslında Allah’ın fark edilmesi içindir. O’nun fark edilmesi ve O’na marifetin yani O’nu tanımanın yolu Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (asm)’dan geçtiği içindir ki, bu cümle iman anahtarı olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah” olarak lisan-ı şeraite yerleşmiştir.

FARKINDA MISINIZ?

Dünyanın küçülüp bir köy hükmüne geldiği, Allah’ın ihsanı olarak teknolojinin gelişip uzakların yakın olduğu, bir kimsenin oturduğu yerden başka yerlerdeki işleri yapıp denetleyebildiği zamanın insanları yani bizler, artık biliyoruz ki, gözümüze sınırsız dediğimiz kâinat, Allah’ın kudretine küçüktür. Allah’ın rahmeti, her tarafı kuşatıcıdır. Kainat ve içindekilerin sahibi, Allah’tır.


Güneşi kendine musahhar edemeyen insan, rızkını kendisi kazanıyor değildir. Yani elmayı ağacın dalına insan asmadığı gibi, başka hiçbir sebep de buna muktedir olamaz demektir. Kimse nerede doğacağına, hangi ana babanın çocuğu olacağına, rengine ve şekline kendisi karar verememektedir.

Elhasıl, Allah’ın sahip ve hükümran olduğu şu dünya ve hayatında, bütün gayret Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olması gerekirken, bizlere ne oluyor ki nefsimizin kavgasına tutuşmuşuz? Her şeyi geride bırakıp gidecekken, neden -sahip olmaklık uğruna- ebedi düşmanlıklar peşindeyiz? Allah’ın hükümranlığında kullar olmak lazım gelirken, neden kula kulluk kavgaları içindeyiz?

Farkında mıyız? Ölüm var!

Farkında mıyız? Allah var!

Farkında mıyız? Ölümden sonra yepyeni ve daimi bir hayat var!


İsterseniz farkındalığın en güzel ifadelerinden birisini Rabbimizden dinleyelim: “Ey iman edenler, iman ediniz…” (Nisa Suresi, 136)

Metin Said SERDENGEÇTİ
irfanmektebi.com
 

Oruç, bir kelime-i tevhiddir

"Lâ" çekeriz varlığa, oruca niyetimizle. "Yok..." deriz her halimizle. "Kimseden fayda yok." "Paramızın geçerliliği yok." "Sahip olduklarımızdan çare yok." Bir kuru ekmeği bile geçiremiyoruz boğazımızdan. Bir yudum suyu değdiremiyoruz dudağımıza.

Dudağımızı dilimizi çekiyoruz tatlardan. Elimizi eteğimizi çekiyoruz varlıktan. Alıştığımız dayanaklar devriliyor niyetimizin rüzgârında. Haz sığınaklarımızı sel alıyor susuzluğumuzun yatağında. Acz ve fakrın yatağında yeniden yoğruluyor 'ben'imiz. Kibrin tortularını atıyoruz iftara değin. Billur bir durulmuşlukla varıyoruz Rahman'ın sofrasına. Çareler çaresizleşiyor. Hazlar tadını yitiriyor. Doymalar aç susuz kalıyor gün boyu. Etrafımıza bilerek ördüğümüz parmaklıklar kırılıyor. Cismimizi emen yapışkan kuyulardan kurtuluyoruz. Çıplak kalıyoruz rahmet yağmurunun altında.

Biz ve eşya arasında bir uçurum açılır. Ancak Rahman'ın kapatabildiği. Dudağımızla bütün sular arasına şeffaf bir duvar örülür. Ancak Rahman'ın kapı eylediği. Kendimize yetmek için ayağımızın altına döşediğimiz buzlar kırılır. Vazgeçeriz varlık iddiamızdan. Geri çekeriz sahiplik davamızı. Kendimizi sonsuz bir şefkatin eşiğinde beklerken buluruz. Acınacak halimizi seyrederiz orucun aynasında.

"Lâ" çekeriz cümle "ilâhe"lere... "Lâ ilahe..." "Yok ilah..." deriz kuruyan dillerimizle. "illâ Allah." Doyuran başkası değil; illâ Allah... Susuzluğumuzu kandıran başkaları değil; bir Allah. Ekmeğe değil Allah'a acıkırız. Ekmeklerin hepsi O'ndan. Suyla değil Allah'la kanmayı öğreniriz orucun rahlesinde. Serinliklerin cümlesi O'nun katında.

Yüz döneriz doymalardan. Ümit keseriz eşyanın yüzünden. Allah'la kalırız oruçta. Elimizi çekeriz nefsimizin üzerinden. Çokluklardan sıyrılır kalbimiz. Allah'a kalırız. Kimsenin görmediği köşelerde, kimselerin ayıplamadığı meydanlarda Allah'tan utanmayı öğreniriz. Allah'a göründüğümüzü görürüz yeni baştan. Allah'ı görürüz. Kimseler yetişmez susuzluğumuza. Allah'tan alırız. Hiçbir şey giremez oruçla aramıza. Allah'a veririz.
Sessiz ve sözsüz bir kelime-i tevhidi yürütür can dudağımıza oruç: "Lâ ilahe illallah."

Senai Demirci

senaidemirci.net

GAFLET

 Hazreti Mevlânâ -kuddise sirruh- mesnevisinde, dua edenin, “Rabbim” demesi, Allah’ın “Buyur ey kulum” demesinin ta kendisidir diyor. Allahtan uzak geçirilen, O’na dua ve niyazdan uzak, gafletle geçirilen bir anın önemine binaen bir kişinin durumunu şöyle anlatıyor:
Birisi her gece kalkıp Allah’ı anıyor, O’na dua ediyordu. Şeytan ona şöyle dedi:
-‘Ey Allah’ı çok anan kişi! Bütün gece Allah deyip çağırmana karşılık seni buyur eden var mı? Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin?’ Dedi.
Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu ve uyudu. Rüyasında ona şöyle denildi:
-‘Kendine gel, uyan! Niye duayı ve zikri bıraktın? Neden usandın?’ Adam:
-‘Buyur diye bir cevap gelmiyor ki, kapıdan kovulmaktan korkuyorum’ dedi. Bunun üzerine ona denildi ki:
-‘Senin Allah demen, O’nun buyur demesi sayesindedir… Senin yalvarışın, Allah’ın senin ruhuna haber uçurmasındandır. Senin çabaların, çareler araman, Allah’ın seni kendine yaklaştırması, ayaklarındaki bağı çözmesindendir… Senin korkun, sevgin, ümidin Allah’ın lütfünün kemendidir… Senin her Ya Rabbi demenin altında, Allahın “buyur” demesi vardır…
Gafilin, cahilin canı bu duadan uzaktır. Çünkü “Ya Rabbi” demeye ona izin yok… Ağzında bir kilit var, dilinde de. Zarara uğradığı zaman, ağlayıp sızlamasın diye Allah ona dert, ağrı, sızı, gam, keder vermedi. Bununla anla ki, Allah’a dua etmeni, O’nu çağırmanı sağlayan dert, dünya saltanatından daha iyidir. Dertsiz dua soğuktur. Dertliyken yapılan dua, gönülden içten bir şeyleri kopartır gelir. Candan olur, çok samimi ve ihlâslı olur.’
Hele kul gecenin bir bölümünde kalkar, huzuru kalp ile abdestini alır, teheccüd namazını kılar ve ellerini semaya kaldırıp: “Ya Rabbi!.. Ya Rabbi!.. Ya Rabbi!..” derse, belki biz duymayız ama Rabbimiz kudsi hadiste belirttiği gibi her nidaya yetmiş defa “Buyur kulum” der. Mabuduna gönlünü açan, gafletten uzak mü’minin de istediğini bereketlendirerek ona Rabbi verir. Hazinesinden nesi eksilir ki… Yeter ki kul, kulluğunu bilsin. Yeter ki kul, O’na kul olsun. O zaman sadrı genişler, kalbi rakikleşir ve Allah bilmediklerini bildirir. Yine Hazreti Mevlânâ bir beyitinde şöyle diyor:
Yolumuz yâr ile gül bahçesine uğradı;
Ben gafletle güle nazar edince dedi ki yâr:
Muhabbetin şartı bu mudur, utan yaptığından!
Ben varken güle bakmak nasıl elinden gelir?
Muhterem Üstaz Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh- hazretleri de son devrin yetiştirdiği büyük bir Allah dostudur. O büyük Allah dostu, hayatı ve eserleriyle topluma ışık tutmuş ve nice sâlih insanlar yetiştirmiştir. Sohbetlerinde insanlığın huzurunun Allah’a yakınlaşmakla mümkün olacağını duyurmuş ve sevenlerine Allah’ı çok zikretmelerini, gafletten uzaklaşarak seherlerde uyanık olmalarını tavsiye etmiştir. Kendisi devamla:
“Seher vaktinde Allah’ı zikredenlerin evlerinin üstlerinden bir nur semâya doğru yükselir. Bu, kalb gözü açık olanlar tarafından görülür. Hangi apartmandan bu nur yükseliyorsa, mutlaka orada Allah’ı zikreden, ibadet ve taatla, duâ ve niyazda bulunan veya Kur’an okuyan bir kimse vardır. Bizler de ehl-i gaflet değil ehl-i nur olalım. Seherlerde uyanık olmaya çalışalım. Allah’ın sevgililerinden olalım.” derdi.
Hesabın ne kadar çetin olacağının bilincinde olan, ömrünü nefs muhasebesiyle geçiren Allah dostu Mevlana Halid Bağdadi -kuddise sirruh- şu özlü mısralarında bu konuyu bakınız ne güzel ifade ediyor:
Hak affeder deyip gafletle gezdim,
Kahrı unutup pek fazla azdım,
Hayrı terk ettim de hep günah yazdım,
Dediler: Kervanın göçtü; ah yazık!
Yarın hesap için denecek haydi!
Ah.. Nasıl kurtulur bu Halid şimdi?
İşte mahşer, işte bir melek geldi,
Amel defterimi açtı; ah yazık!
Gaflet uykusundan bir türlü uyanamayan sefil insan, her şeyin yanına kâr kalacağını zanneder, sanki bu dünyaya direk olarak kalacak, bu dünyanın bir sonunun olduğunu asla düşünemez. Halbuki bu dünya oyun ve oyalanma yeridir. Hele hele gününü gün etme yeri hiç değildir. Mü’min firasetli olmalı, bir anını dahi gafletle geçirmemeli. İlahi bir kameranın kendisini takip edip devamlı çekim yaptığını ve bir gün filmin biteceğini hiç unutmamalı. Gözünü maddeden ve şehvetten başkasına açamayan bu zavallılara aslında acımak lazımdır. Her şeyin bittiği gün, gafilâne yaşanan hayatın son bulduğu gün, yani ecel kapıyı çaldığında çok pişman olacaklar, ama iş işten çoktan geçmiş olacak. Cehennemin kükreyerek; “Hel min mezid?” (Daha yok mu?) dediği gün son pişmanlık kesinlikle fayda temin etmeyecektir.
Abdülkadir Geylani -kuddise sirruh- hazretleri buyurur:
-Ey oğul! Bütün himmet gayretini yücelmek yolunda harca. Tek emelin, dünyalık toplamak olmasın. Zira o seni doyurmaz. Allahü Teâlâ’dan gayrı hiç bir şey seni doyurmaz. Tatmin etmez. Sen onunla iştigal et. Zira hiç şüphe yok ki, O seni doyurur, tatmin eder. Eğer sen bu makama erişirsen ve sende Allah Teâlâ ile ünsiyet hâsıl olursa, senin için hem dünyevi hem de uhrevi zenginlik meydana gelir. Ey kendini isteyeni reddeden gafil! Sen yalnız seni talep edeni ara. O’na talip ol. Yalnız seni seveni sev. Yalnız sana müştak olanla iştigal et!
Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin şu kelamını işitmedin mi?
“Allah onları sever. Onlar da Allah’ı severler.” (Maide, 54)
Şanı yüce olan Allah seni kendisine kulluk etmen için yarattı. Oyuna dalma. O, seninle konuşmayı murat etti. Öyleyse O’ndan başkasıyla meşgul olma. O’nun sevgisinin yanına bir başkasının sevgisini getirme. Eğer O’ndan başkasını sırf merhamet ve lütuf duygularıyla seversen bu caizdir. Nefislerin sevgisi caizdir, fakat kalplerin ve özün Allah’tan başkasını sevmesi caiz değildir.
Vaktiyle Âdem -aleyhisselam-‘ın kalbi cennet sevgisiyle meşgul olup orada ebedi kalma sevdasına düşünce, Allahü Teâlâ hemen onu oradan ayırdı. Yasak meyveyi yemiş olması bahanesiyle cennetten çıkardı. Gene kalbi Hazreti Havva’ya meyl ettiğinde onunda ikisini ayırdı ve Âdem aleyhisselamın Serendib’de, Havva validemiz Cidde’de olmak üzere, her birini uzak diyarlara attı. Aynı şekilde Yakub -aleyhisselam-, kalbini oğlu Yusuf aleyhisselama bağladığı için, Allahü Teâlâ uzun bir müddet onları birbirinden ayırdı… (Fethü’r-Rabbani 37. sohbet)
Gelin kardeşler, kalbi masivadan ve gafletten temizleyelim. Bu dünyanın fani olduğunu hiç hatırımızdan çıkarmayalım. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılırsak öbür tarafta ne bir dost nede bir yardımcı buluruz maazallah. Bugün bizi dünyanın geçici zevk ve şaşaalarıyla aldatan yakın çevremiz, şeytan ve nefis, orada gafletimizden dolayı düştüğümüz duruma asla ortak olmayacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle itminana erer, hastalıklardan ve gafletten kurtulur. Allah’ı hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayarak daima diri ve gafletten uzak olmanın hesabını yapmalıyız ki, kurtuluşa erelim ve âşık Yunusla bitirelim:

İlahî gafletten uyar gözümü,
Dergâhında kara etme yüzümü,
Yunus der ki gelin tutun sözümü,
Dünyayı seven ahireti bulamaz.

 
FATİH YILMAZ

ilkadimdergisi.net

 

ÖYLE BİR HAYAT YAŞA Kİ, MÜJDELERLE ÖLESİN!..

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: «Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!» derler.” (Fussilet, 30)

Hendek Gazvesi’nde olduğu gibi tahammülün son raddesine dayandığı ve sabırların zorlandığı anlarda Allah Rasûlü ümmetine, “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyurarak bu dünyanın musîbet ve imtihanlarının geçici olduğunu ve bunların istikbaldeki mükâfâtların sermayesi hâline dönüşeceğini tebliğ ediyorlardı. Diğer taraftan Mekke Fethi’nde olduğu gibi büyük bedeller ödenerek ulaşılan muvaffakiyet ve zaferler karşısında da nefsin ve gururun tuzağına düşmemek için yine; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyorlardı.

Sefâletini saâdet zanneden gâfiller; “Hayat nedir?” sorusuna, “İşte bu yaşadığımız gündür. O da kabir kapısında bitecektir.” diye cevap verirler. Toprağın rutûbeti ve mezar taşlarının katılığında tükeneceği düşünülen böyle gâfilâne bir hayattan daha acı ne olabilir ki?!

Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felaketler, nice hayâtî tehlikeler; ölümle insan arasında ne ince bir perde olduğunu göstermeye kâfî değil midir? Bu kadar îkaz ve alâmetlere rağmen ömür takviminden yaprakların birer ikişer düşüşünü ekseriyetle binbir gaflet içinde ve hissiz bir şekilde seyretmek ne acı!.. Tıpkı üzerinden akıp giden yağmur damlalarından nasip almayan kayalar gibi…

Aslında bizler, doğduğumuz günden itibaren her geçen gün bir parça daha ölüyor ve farkında olmadan kesintisiz bir şekilde ölüme doğru yol alıyoruz.

O hâlde, gerçek sonsuz hayat, beşikle tabut arasındaki mesafeye sığmayacak kadar ulvî ve ebedî bir hakikattir. Böylesine sonsuz bir hayat karşısında dünya hayatı, deryadaki katre kabîlinden değil midir?

Bu yüzden asıl hayat, Kur’ân ve sünnet hakikatlerini rûhâniyet cenneti içinde yaşayarak ebedî saadete nâil olabilmektir. Bunun yolu da dünya hayatını, musîbetleri ile de, ziynetleri ile de ebedî hayatın ilk merhalesini teşkil eden bir imtihan safhası olarak görmekten geçer.

Şâir, yaratılış gâyesine uygun, huzur dolu, şerefli ve haysiyetli bir hayatı şöyle ifadelendirir:

 Seni annen doğurup attığı gün ağlıyordun,

Bütün âlem gülüyordu bir yanda,

Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin;

Çağlasın gözyaşı hâlinde cihân arkanda

 Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir. Dünyaya vedâ hâlindeki her insan, bu aynada güzellikleri ve çirkinlikleri ile geride bıraktığı bütün bir ömrünü yeniden seyreder. Son nefesimizin pişmanlıkla seyrettiğimiz bir ayna olmaması için Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin feyizli ikliminde hayır-hasenât ve sâlih amellerle müzeyyen bir kulluk hayatı yaşamamız zarûrîdir. Zira hadîs-i şerifte; “Kişi yaşadığı hâl üzere ölür, öldüğü hâl üzere haşrolunur.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, V, 663) buyrulmaktadır.

Başka bir ifadeyle son nefes, acı-tatlı hâtıralarıyla yaşanmış olan fânî hayat sahnesinin son perdesidir. İşte ebedî âhiret yolculuğuna çıkarken, dünya hayatına bakıp söylenen bu “son elvedâ”nın mâhiyeti çok mânidardır. Necip Fâzıl’ın dediği gibi:

 O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,

Azrâil’e “Hoş geldin” diyebilmekte hüner…

 Unutmamalıdır ki, ârif ve âşık gönüllü Hak dostlarının dünyadaki huzurlu hayatı, kabir âlemlerinde de aynı huzur ikliminde devam etmektedir. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kabir âleminin, onlar için bir cennet bahçesi hâlinde olduğunu müjdelemektedir. Aşağıdaki mısralar, âdeta böyle bir huzuru terennüm etmektedir:

 Ölüm, âsûde bahar ülkesidir bir rinde

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter

Ve serin selviler altında yatan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bülbül öter

(Y. Kemal Beyatlı)

Osman Nuri Topbaş
sebnemdergisi.com

« ::

SITE ICI ARAMA

Google




SEHITLERIMIZ ANISINA

BAGLANTILAR

  • ANA SAYFA
  • PROFILIM
  • ARSIV
  • SON YAZILAR
    BİR YOLCU GİBİ
    ALLAH'IN ADIYLA BAŞLAMAK
    HAŞHAŞLI REVANİ
    FARKINDALIK
    KAKAOLU ÇAYLI KEK
    Oruç, bir kelime-i tevhiddir
    Ramazan çekirdeğimizi iyi besleyelim

    SON YORUMLAR

    http://keskinlininmutfagi.blogcu.com
    selamin en güzeliyle
    Canın sağolsun...
    şiir
    selamlar
    ETKİNLİKTEN MERHABA
    revani
    ETKİNLİĞİMİZE BUYRUN
    ÇOK GÜZEL
    kalp desenli havlu kenari modeli

    FAVORI SITELER
    MANDALİNATV
    İYİBİLGİ
    GIDA RAPORU
    ZEHRANET
    İKRA
    SADABAT
    HANIMLAR
    ŞEBNEM
    GÖNÜL DÜNYAMIZ
    KADIN VE AİLE
    SEVDE
    ÇOCUKLAR İÇİN
    CAN KARDEŞ
    UMUT ÇOCUK
    BİRDİRBİR
    ANNE NOTLARI
    HAK-DİLARAM
    RİSALET
    KİŞİSEL REHBERLİK
    O.NURİ TOPBAŞ
    SENAİ DEMİRCİ
    VAKİT GAZETESİ
    YENİ ŞAFAK
    YENİ ASYA
    ZAMAN
    YAĞMUR DERGİSİ
    EV OKULUM
    OYNA ÖĞREN EĞT.
    BİLGİN ERDOĞAN
    SALİHA ERDİM
    SON PEYGAMBER
    TEFSİR DERSİ
    NEBİLER SİLSİLESİ 1
    NEBİLER SİLSİLESİ 2
    NEBİLER SİLSİLESİ 3
    EN GÜZEL ÖRNEK
    MUSTAFA ULUSOY
    MORAL HABER
    MİNE İZGİ
    YETENEK.COM
    İRFAN MEKTEBİ

    ARKADASLAR
    halime
    dualarla
    anadoluhaber
    aybalasenem
    igra
    gulumcan
    mnelam
    leziz
    cansofi
    illedeyemek
    sepetim
    benimdunyam80
    sohbetsevenler
    yarenlerdiyari
    pikola28
    yermisinyemezmisin
    turuncumutfak
    sofradakiler
    hanceren
    kadifece
    yenitadlar
    nurvadisi
    madineravza
    rumeysa2007
    rufeydem

    ZIYARETCILER

    Free cursors for MySpace at www.totallyfreecursors.com!
    Din Ahlak ve Eğitim Siteleri Listesi

    http://www.tavaf.com/toplist/  


    Webset  by © KissDesign Website