MİRAÇ KANDİLİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

Miraç; zaman ve mekan hudutları dışında cereyan etmiş ulvi bir tecellidir. Beşer idrakinin üstüne çıkan, sırlar ve hikmetlerle dolu bir gecedir. Miraç, "yükselmek, yukarı çıkmak, yücelmek" anlamına gelen uruc kökünden gelir. Peygamber Efendimizin miracı, onun şahsında, insanın imkanlarının insana gösterilmesinden başka bir şey değildi. Ruhani yetenekler yardımıyla bu imkanların kullanılması halinde, eşyanın, zamanın ve mekanın kısıtlayıcı ve baskıcı ortamından, ruhun özgür iklimine kanat çırpışın yolları gösteriliyordu. İşte bunun için Peygamberimiz, kulluğun zirve ibadeti olan namazı "mü'minin miracı" olarak niteliyordu. İnsanın, kendisini çepeçevre kuşatan “dünyevileşme zindanı”ndan kendi kendisini azad etmesidir miraç. Miracının istikametini ruhunun özgür ufuklarından yana yapan insan, daraldığı, imkanlarının bittiğini sandığı en dar ve zor zamanlarında, hiç kullanmadığı bu bitimsiz imkanlarının olduğunu fark edecekti. Zamanın ve mekanın kıskacında kıpırdayamaz hale geldiğinde, Rabbinin kendisine bahşettiği, kuşatılamaz ve tutuklanamaz olan bu imanî-ruhanî-aşkın boyutunu kullanması halinde "imkansız" dediği bir çok şeyin "mümkün" olduğunu, "olabilemez" dediği birçok şeyin "olabilirliğini" keşfedecekti. Her miraç bir imtihandı. Tıpkı Peygamberimizin Miracının hem kendisi hem de etrafındakiler için bir sınav olduğu gibi. Miraç, sınav özelliği sayesinde kazandırdı "sıddîkları". Her miraç bir 'insan eleği'dir; sâdıkı kâzipten, dostu düşmandan ayıran. Miraç, kulluk görevinin yapılıp yapılmadığının muhasebesidir. Sorumluluğunun bilincinde olanlar ve onu yerine getirenler, sorumlu oldukları makama her an hesap vermek şuurundadırlar. Bütün bu özellikleriyle, her miraç bir "teselli mükafatı"dır. Başta Hz. Aişe olmak üzere bazı güzide sahabilerin de söyledikleri gibi Miraç, Peygamberimize teselli olarak verilen "ruhani bir dâvet" olayıdır. Bu mübarek günlerde düşünüp kafa yormamız gereken mesele, Miracın tarihsel olarak zaman, mekan ve mahiyetinin sırrına ermeğe çalışmak değil, Miracın bu ümmete verdiği engin mesajın idrak edilmesi, her bir mü'minin ruhunda bunu hissetmesi ve kendi miracının zeminini hazırlayarak onu gerçekleştirmesidir. Kandil simitleriyle, tebrik mailleriyle, telefon kutlamalarıyla, "Kültür Müslümanlığı, merasim Müslümanlığı, şeklî Müslümanlık"larla kandiller lâyıkı veçhile değerlendirilemez. Hele bu kandil Miraç ise, Kudüs’ü düşünmeden anlaşılır mı? Bir Miraç gecesine daha esaret altında bir Kudüs'le girmenin üzüntü ve ızdırabı hissedilmez mi? Filistin, Suriye, Mısır, Libya, diğer İslam ülkeleri, Afganistan, Çeçenistan, Türkistan ve diğer Türk dünyasında çekilen çileler, akıtılan kan ve gözyaşları Miraç vesilesiyle tekrar gündemimizde mi? Ya insanlığın içinde bulunduğu bunalımlar, huzursuzluk ve tatminsizlikler… Peygamberî bir soluğa duyulan ihtiyaç. Vahiyden beslenen “Bittim” noktasında bizlere açılan “miraç kredisi”… Önümüze sunulan Peygamber miraçları. Düşünebiliyor muyuz bütün bunları. İnsanlığın rehberleri olan Peygamberlerin hayatında “Miraç”lar ayrı bir dönüm noktası olmuştur insanlık tarihinde.

Evet her peygamberin miracı var. Her peygamber, hayatlarının "bittim" noktasında miraçla teselli edilmiştir. Aslında miraç, peygamber gayretine sunulmuş ilahi bir teselli armağanı, manevi bir hediyedir. Mesela: Hz. Adem (a.s.) ın miracı, Allah'a karşı hatasından dolayı yaşadığı hüznün zirvesinde gerçekleşti. Af müjdesini işte böyle bir miracın sonunda almıştı. Tevatüre göre bunun mekanı Arafat idi. Arafat, yani marifet, yani kendini/haddini/kadrini bilme mekanı. Hz. Nuh (a.s.) ın miracı, bir insanın şu dünyada yaşayabileceği en uzun ömrü tasavvur edin. (950 yıl) İşte o, çocukluk müddeti hariç, böyle bir ömrü davet yolunda harcamış, fakat li-hikmetin, ancak bir avuç insana ulaşabilmişti. Onca gayretine rağmen bazı yakınlarını katamamıştı. Karada gemi yapma emri, ona verilen miraç hediyesiydi. Tufan, tuğyan ehli için bir felaket haberi, iman ehli için bir kurtuluş müjdesi oldu. Hz. İbrahim (a.s.) ın miracı, ateşin içinde gerçekleşti. O, kendisine yardım için gelen vahiy meleğine, işte bu miraç, bu ruhi yüceliş sayesinde "Rabbim bana yeter" demişti. Bu sayede, hiçbir ateşin böylesine saf bir aşk ve imanı yakamayacağının örneğini ortaya koydu. Oğlu Hz. İsmail (a.s.) ın miracı, peygamber kurban edilirken, Hz. Yusuf (a.s.) kuyuya atılırken, Hz. Yûnus, denizden kurtulurken, Hz. Musa, büyütüldüğü saraya peygamber olarak gönderilirken, Hz. İsa, düşmanları kendisini astıklarını sanırken miraçlarını yaşadılar.

Peygamberimiz de davet sürecinin en zor yıllarında miraçla ödüllendirildi. Bedenin bittiği an, ruhun önünde ufuklar açıldı. Miraçla bu gerçek gösterildi. Çevrenin baskısının en şiddetli anında yaşamıştı. Hatırlayalım: Mekke’de Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s a ) hüzün senesiydi. En yakınları irtihal-i dar-ı beka eylemişlerdi. Sevgili eşi Hz. Hatice, en zor günlerinde sırtını dayadığı amcası Ebu Talip göçmüş, baskılar artmış, Mekke daralmıştı. Taif Mekke’ye iki günlük mesafede bir yerleşim merkezi. Oraya gitse, acaba bir nefes alma imkanı bulabilir miydi? Mukaddes emaneti taşıyacağı bir yürek çıkar mıydı karşısına? Taif’e gelmişti. Eşrafın kapısı çalınıyor, bir yürek aranıyordu. Yok! Üstelik alay var, aşağılama var, öfke var. Sonra ayak takımının saldırısı var. Yollara döşenen dikenler ve fırlatılan taşlar.Kan revan içinde kalan bir Peygamber. Ayakkabıları kanla dolmuş, gücü-tâkati kalmamış bir barakaya sığınıp duaya durmuş bir Peygamber. Zulmün, barbarlığın, acımasızlığın son noktası. Miracın da başladığı nokta belki. Eller açılıyor:

“Allah’ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ve şikayet ederim. Ey merhametlilerin merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına bindiği, biçarelerin Rabbi Sensin. Sensin Rabbim benim. Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı, yoksa bu işimde bana hâkim olacak düşmana mı? Allah’ım!
Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belalara hiç aldırmam Fakat senin esirgeyiciliğin bunları göstermeyecek kadar geniştir. Allah’ım, gazabına uğramaktan, rahmetinden uzak kalmaktan, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahireti salâha kavuşturan ilâhi nuruna sığınırım. Rızanı dilerim. Sana iltica ederim. Bütün kuvvet, her kudret ancak Sendendir, Ya Rabbi!”

Miracın tam karşı kutbu ise "dünyevileşme"dir. Dünyevileşme, "edna olana/en alçak olana" çakılıp kalmaktır. Dünyevileşme, "değerle" değil, "fiyatla" ilgilenenlerin derdidir. Onlar da kendi sahte miraçlarıyla "ilerliyor"lar. Ruhlarını satarak, cesetlerine yedirerek… Bir avuç dünyevileşmişin tahribatı, insanlığa çok pahalıya patladı, çok ağır bedel ödetti. Azgın bir azınlık dışında kalan bütün insanlığı mutsuzluğa boğdu. Dünyanın geldiği nokta bunun göstergesi. Günümüz Müslümanları olarak bizler, miracımıza sahip çıkalım? Bunu nasıl mı yapalım? Salâtı ikame ederek, namazı/duayı/desteği diri tutarak, sünneti çağa taşıyarak… Allah'a karşı kulluk vazifelerimizi ifa ederek…

Yaşar Değirmenci

habervaktim.com
 


 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !